Sınırlar ve Görünmeyen İhlaller
İçinizde hayal bile edemeyeceğiniz büyüklükte bir dünya var. Bu sonsuzluğa açılan dünyada bir gerçekliğe hizalandığınızda o gerçekliğin titreşim aralığına ve doğal olarak onun katmanlarına yayılırsınız.
Örneğin sınırlarınızı ele alalım. Kendinize verdiğiniz değer, ilgi, yetenekleriniz, başkalarına karşı duygu ve düşünceleriniz, sosyal becerileriniz gibi konulara dair inançlarınızla titreşiminize uygun, kendi sınırlarınızı çizersiniz. Ancak hayatın akışı içinde etki aldıkça içinizdeki alan değişir; koşulsuz sevgiyle olan ilişkiniz o sınırlarla ilgili sürekli bir değişim yaratır.
Bazen de içinizdeki korku sizi sıkıştırırken, farkında bile olmadan başkalarının sınırlarını ihlal ettiğinizi fark edemezsiniz. Bugün size ortada olan bir ilişkideki kolay görülebilen fiziksel sınırlardan bahsetmeyeceğim; duygu, düşünce ve zihin enerjimizle başkalarının alanlarına kolay görünmeyen bir şekilde nasıl müdahale edebileceğimizden, kendimizi nasıl haklı görebileceğimizden ve o ince çizgileri nasıl aşabileceğimizden bahsedeceğim.
Genel olarak sözlerinizden ve hareketlerinizden sorumlu olduğunuzu bilirsiniz. Ancak dışarıya yansıyan her şey, onların altındaki o derin titreşimle, yani duygu ve düşüncelerinizle şekillenir. Bu nedenle de yaratımlarımız aynı eylem ve sözleri içeriyor gibi görünse bile bizi aynı sonuçlara götürmez. İçerideki kök inançlarınız, görülmekten korkan yönleriniz, zihninizdeki susmak bilmeyen kavgalar veya duygularınızın sorumluluğunu tam anlamıyla alamayışınız... Tüm bunlar, farkında olmadan o ağır enerjiyi ve duygu yüklerini başkalarına verme ihtiyacını doğurur. Sorumluluğu almadığımızda suçlamaya başlarız; ikinci aşama ise cezalandırmaktır. Burada ne yaptığınızı fark etmeyebilirsiniz; çünkü sorumluluğunu almadığınız duygu, düşünce ve inançlarınız vardır. Bunlarla baş etmenin o andaki tek yolu, bir başkasının sizin hayatınızda yarattığı "zorluğa" odaklanmak olabilir. Burası konfor alanıdır, kurban bilincinin içindesinizdir. Siz iletişim haline geçtiğinizde, kelimelerinizle ne aktarırsanız aktarın, içerideki gerçeğiniz o sözcüklerin arasından sızacak, ifadeniz ve beden dilinizle görünür olacaktır. Bu yüzden birçok kişi bu dinamiklerle kurduğu iletişim halinde haksızlığa uğradığını, yanlış anlaşıldığını düşünebilir veya "Ben ne dedim ki, alt tarafı bunu söyledim veya yaptım" diyebilir; ancak ortaya çıkan sonuç, içerideki enerjinizin eyleminizle buluştuğu andan başka bir şey değildir. Ve çevrenizdekilerin deneyimlediği gerçeklik de budur.
Sınırlardan bahsederken bugün sıklıkla düştüğümüz bir tuzağa, "sınırlarımızı korumaya" ya da "alma-verme dengesine" de değinmemiz gerekir; çünkü bu meseleler ekseriyetle kendimizi "haklı" ilan ettiğimiz konforlu alanlarımızdır. Tabii ki sınır ihlallerine ve alma-verme dengemize bakmalıyız, ancak bir başkasına nasıl etki ettiğimizi görmediğimizde, bazı sınırları iyi süzemeyeceğinize emin olabilirsiniz. Fark etmediğimiz o duygu, düşünce dalgaları ve onlarla yarattığımız, yüzleşmek istemediğimiz tavırlarımızla kaç kez kalp kırmış; kendi sıkışıklıklarımızı, korkularımızı ve taşıyamadığımız yükleri başkalarına yansıtmış olabiliriz? Kaç kez sorumluluklarımızı başkalarına yükledik? Kaç kez ihtiyaçlarımızın görünmediğinden şikayet ederken, bizi en çok seven ve destekleyenlerin ihtiyaçlarını görmedik ve onlara karşı anlayışsız olduk?
İşte tam da buraya, bu kör noktaya dikkatle bakmakta fayda var dostlar. Eğer hayatınızda "Sınırlarım sürekli ihlal ediliyor" diye yakınıyorsanız, durup bir sormanız gerekir: Acaba bu ihlal, kendi görünmez sınırlarınızla başkalarının alanına taşmış olmanızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Kendinizi hoş gördüğünüz, hatta sonuçlarını hiç umursamadığınız eylemleriniz var mı? Bu dinamikler içinde verdiğiniz sözleri tutmuyor, bunu fark etmiyor veya kendinizi haklı görüyor olabilir misiniz? Yani kısaca ilişkinin dinamiğinde kendi payınıza düşeni gerçekleştiremiyor olabilir misiniz? Belki bildiğiniz, kaba şekliyle değil; ama gizli beklentilerinizle, karşılanmamış duygusal yüklerinizle, zihninizdeki yargı ve iç konuşmalarınızla başkalarının alanına sızıyor, onları manipüle ediyor veya almadığınız sorumlulukların yükünü onlara veriyor olabilirsiniz.
Burada önemli bir konu da beklentilerdir. Yaşamınızdaki insanlardan neleri bekliyorsunuz? Belki bununla ilgili liste yapmak güzel olabilir; böylelikle bazılarından alamadığınız destekleri diğerlerinden beklediğiniz bir düzen yaratıp yaratmadığınızı fark edebilirsiniz. Mesela babanızla ilişkinizde sorunlarınız vardır, ondan destek görmemiş ve yaşamınızda bu eril gücün eksikliğini hissetmiş olabilirsiniz ya da babanızla harika bir ilişkiniz olmuştur ancak vefat etmiştir ve onun yarattığı boşlukla ne yapacağınızı bilemiyor olabilirsiniz. Hissettiğiniz bu boşluğu kolaylıkla eşinize, erkek arkadaşınıza, sevdiklerinize pay ediyor olabilirsiniz. Oysa bu sorumluluk onların değildir, ilişki içinde böyle bir yükü taşımak zorunda da değildirler. Bu bir sınır aşımıdır.
Listeyi tamamladıktan sonra ikinci aşamada, hepsini tarafsızca okuyun ve buradaki beklentilerin kaçının aslında sizin sorumluluğunuz olduğunu işaretleyin. Çünkü hissettiğimiz boşlukları dönüştürecek olan sadece biziz. Tabii ki bu dönüşüm sürecinde açık iletişimle sevdiklerimizden destek talep edebiliriz ancak sorumluluğu vermekle, destek istemek arasında önemli bir fark vardır.
Koç dolunayı tam da bu görünmeyen bağları ve konuları önümüze sererek bizi sarıp sarmaladı. Birçoğumuza kendi yarattığımız illüzyonları tüm çıplaklığıyla gösterirken, kimimiz için de artık nelerin eskisi gibi devam edemeyeceğine dair keskin ve net bir kapı araladı. Şimdi biraz bekleyin. Olduğunuz yerde demlenin; olayların ve krizlerin içinde kendi sorumluluk alanınızı görebilmeye, bunu şefkatle kabul etmeye niyet edin. Karşınızdaki konu büyük bir mesele, belki hemen bugün sihirli bir değnekle çözülmeyecek; ancak bilin ki içinizdeki o derin dönüşüm, sessizce ve derinden başladı ve bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.